fbpx

Stanford doktora adayı, Erdem Bıyık ile Röportaj

Geleceğin profesörlerinden, Erdem Bıyık ile çok samimi ve aydınlatıcı bir röportaj gerçekleştirdik. Erdem, 2017 yılında Bilkent Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği bölümünden mezun oldu ve şuan da doktora öğrencisi olarak Stanford’da hayatına devam etmektedir. Bilimsel hayatının yanında sosyal hayatında da pek çok başarılı işe imza atmış olan Erdem, çok içten ve detaylı bir şekilde sorularımızı yanıtladı. Biz sohbetimiz boyunca onunla olmaktan çok keyif aldık. Umarız, siz de röportajı okurken aynı keyfi bizimle paylaşırsınız. Merak edenler için kendi internet sitesine buradan ulaşabilirsiniz. Sözü fazla uzatmadan mikrofunu Erdem’e bırakıyoruz.

Erdem Bıyık

Öncelikle 5–6 cümle ile kendini tanıtmanı istiyoruz. Bunu girişte insanların senin kim olduğunu ve ne ile uğraştığınla ilgili bilgi alsın diye istiyoruz.

Merhabalar, ben Erdem Bıyık. Stanford Üniversitesi Elektrik Mühendisliği bölümünde 2. sınıf doktora öğrencisiyim. Stanford’a gelmeden önce 2017 yılında Bilkent Üniversitesi Elektrik ve Elektronik Mühendisliği bölümünden, 2012 yılında da Ankara Atatürk Anadolu Lisesi’nden mezun oldum. 

Ayrıca yine Stanford’a gelmeden önce, 2017 yılında, ASELSAN’da mühendis olarak çalıştım. Lisans öğrencisiyken ve doktoramın ilk yılının önemli bir kısmında telekomünikasyon, information theory (enformasyon kuramı), ve manyetik rezonans görüntüleme (MRI) üzerine araştırma projelerinde yer aldım. Şu anda ise robotlar ve otomasyon için verimli ve güvenli yapay zeka algoritmaları üzerine çalışıyorum.

Okuyucularımıza senin hikayenin bütününü anlatmak adına biraz baştan başlamak istiyoruz. Üniversite sınavında çok iyi bir derece yaptığını duyduk, Bilkent Elektroniği seçmendeki sebepler nelerdi? Bilkent’ten memnun kaldın mı? Yine olsa aynı seçimi yapar mıydın?

Lise boyunca hep ya elektrik ve elektronik mühendisi ya da bilgisayar mühendisi olmak istemiştim. Aklımdaki üniversite de çoğunlukla ODTÜ’ydü. Sanırım branşlar ve üniversiteler arasındaki seçimlerimi ayrı ayrı anlatmam gerekir:

Ben 8. sınıftan beri programlamaya ilgi duyan ve bir şekilde her fırsatta kodlamaya bulaşan biriyim. Okuldaki bilgisayar öğretmenimizin çabalarıyla, olağanın aksine, web tasarım ile başladım “kod öğrenmeye”. Annem ve babam da mesleklerinde programlama yaptıklarından ve veritabanı sistemleriyle çalıştıklarından öğrenme sürecimde bana destek oldular. Lise boyunca da bu böyle amatör bir seviyede devam etti. O zamanlar benim için bir hobi olan bu uğraşların bende aslında algoritmik düşünebilme becerisini oturttuğuna inanıyorum. Üniversite sınavında derece yaptıktan sonra konuştuğum kişiler, elektrik ve elektronik mühendislerinin bilgisayar mühendislerinin yaptığı işleri de yapabildiklerini söylediler. Hatta sanki biri diğerinin alt kümesiymiş gibi konuşuyorlardı. Bu aslında epey yanlış bir yönlendirme. Ancak şöyle dersek daha doğru olabilir: Çoğu durumda elektrik ve elektronik mühendisliğinden bilgisayar mühendisliğine geçmek, tam tersini yapmaktan daha kolay. Tabi vurgulamak isterim: Bu her alan için doğru değil. Ama sonuç olarak ben bu yönlendirmeler sonucu elektrik ve elektronik mühendisliği bölümünü seçtim.

ODTÜ ve Bilkent arasındaki seçimimde ise imkanlar ve okulların ilgi seviyesi etkili oldu. Dediğim gibi ben lise boyunca ODTÜ’ye gitmek istemiştim. Ve okulların verdikleri burslar çok farklı değildi, hatta ODTÜ bir tık daha öndeydi. Ancak üniversite tanıtımlarında Bilkent’in, muhtemelen vakıf üniversitesi olmasının da etkisiyle, öğrencileriyle daha ilgili ve yeniliklere daha açık olduğunu düşündük. Ayrıca Bilkent yurt dışı olanakları anlamında da daha iyi görünüyordu, tanınırlık açısından. ODTÜ elektrik ve elektronik mühendisliği mezunları olan babam ve kuzenimin de Bilkent lehine tavsiyeleri eklenince ben de seçimimi Bilkent’ten yana yaptım.

Bilkent sayesinde lisans hayatım boyunca güzel araştırma / endüstri projelerinde çalıştım, farklı alanlarda ve İsviçre’de çalışma imkanı buldum ve öğrenci değişim programıyla Singapur’da bir dönem geçirdim. Bunlarda elbette kişisel çalışma ve çabalarımın da rolü vardı ama Bilkent’in tanınırlığı ve araştırmaya verdiği önem olmasaydı bunlar muhtemelen mümkün olmazdı. Akademik bir röportaj olduğundan çok sevdiğim arkadaş ortamından ve öğrenci topluluklarından bahsetmiyorum bile (ama yine de IEEE Bilkent ailesine selamlar!). Bu sebeplerle, Bilkent’ten kesinlikle memnun kaldım.

Çalıştığım alan bilgisayar mühendisliğine daha yakın olduğundan bana genelde bilgisayar mühendisliği okumak ister miydin diye soruluyor. Ben aslında matematik okumak isterdim. Her ne kadar şu an çalıştığım konuları seviyor olsam da içimdeki bir his sürekli olarak daha çok matematik bilmek ve kullanmak istiyor. Sanırım bu sebepten bilgisayar mühendisliği okumazdım. Matematik okumak isterdim ama Türkiye’de mühendisliğe daha çok önem veriliyor ve mühendislik bölümlerimiz yurt dışında daha çok tanınıyor. Mühendislik bölümleri arasında da tabi üniversiteden üniversiteye fark vardır ama elektrik ve elektronik mühendisliklerinin genel bir bilinirliği var. O yüzden matematik veya bilgisayar mühendisliği okusaydım bu noktaya gelebilir miydim bilmiyordum. Bu sebeple de elektrik ve elektronik mühendisliği okumuş olmaktan da memnunum.

Bölümü hem 1. bitirip hem de oldukça sosyal bir üniversite hayatına sahip olduğunu biliyoruz. Yaptığın sosyal işlerden, çalışma düzeninden ve genel olarak üniversite hayatından bahsedebilir misin? Nelere önem verirdin? Doğru yaptığına inandığın şeyler nelerdi?

Öncelikle bölümü birinci bitirmedim. En yüksek ortalamaya sahip olduğu halde birinci olamayan ilk ve şu an için tek Bilkent mezunu olabilirim 🙂 Biz henüz okurken sıralamada eşitlik bozma kuralları değiştiği için böyle ilginç bir durum oluştu ve ben ikinci olarak mezun oldum.

Sosyal hayatım çoğunlukla birkaç arkadaş grubum ve öğrenci toplulukları etrafında şekilleniyordu. Üniversitenin ilk senelerinde Satranç Topluluğu’nun etkinliklerine gidiyordum ve fırsat buldukça masa tenisi oynuyordum. Yine hazırlıkta okurken IEEE Bilkent ile tanıştım ve üniversite yaşamım şekillendi diyebilirim. İlk senemde düzenli gittiğim birkaç eğitim vardı sadece ama sonra IEEE’nin arkadaş ortamına o kadar alıştım ki sonraki senelerde o ortamı oluşturan, benzer ilgileri paylaşan kişileri bu ortama dahil eden kişilerden biri oldum. Haftanın ortalama 4 günü IEEE çatısı altında teknik eğitimler veriyordum ve diğer tüm etkinlikler gibi bu eğitimler de hep bir yemek ile sona ererdi. Bu yemekler de şu an hâlâ en yakın olduğum arkadaş gruplarımı oluşturmamı sağladı. Satranç Topluluğu ve IEEE Bilkent dışında GazeteBilkent’te ve Akademik Kariyer Kulübü’nde de görev aldım ve fırsat buldukça Matematik Topluluğu’nun etkinliklerine de gidiyordum.

Şunlara önem verdim diyebileceğim bir liste çıkarmam çok zor çünkü bu sosyal etkinlikler sırasında böyle kesin çizgili hedeflerimiz yoktu. Neyi yapmak hoşuma gidiyorsa onu yapıyordum açıkçası. Örneğin Türkiye Zeka Vakfı’nın (TZV) soru ve bulmacalarıyla uğraşmayı seviyordum, yarışmalarına katılıyordum. Bir gün bir arkadaşımla konuşmam sırasında benzer bir yarışmanın Bilkent içinde de yapılabileceğini düşündüm. Aynı günün akşamı TZV başkanı Emrehan Halıcı’ya mail attım. O zamanlar milletvekiliydi de üstelik. Sağ olsun bizim yarışmamız için de sorular hazırlamayı kabul etti. Yarışmaya ödül lazımdı ve IEEE olarak buna büyük bir bütçe ayıramazdık. Ben de zeka yarışmalarıyla ilgili olabileceğini düşündüğüm şirketlere mail attım. Rubik’s cube’un Amerika’daki merkeziyle bile konuştuk ve sonunda Türkiye distribütörleri bize sponsor oldu. Geriye sadece yarışmayı duyurmak kalmıştı. Bunun için de sorularımızı haftalık yayınlamaları için Bilkent News, GazeteBilkent ve Teknoloji101 ile anlaştım. Kimse benden böyle şeyler yapmamı beklemiyordu, ben sadece sevdiğim için yapmıştım ve yılın sonunda baktığımızda yarışmamıza yüzlerce Bilkent öğrencisi katılmış, sorularımıza binlerce cevap gönderilmişti.

Yani şuna şuna önem verdim diyemem belki ama kalkıştığım işleri doğru yaptığıma inanıyorum. Geçenlerde bir gemide gezerken bir söz gördüm: “Profesyonel; bir işin yapılmaya değer olduğuna inanıyorsa, o işin iyi yapılmaya değer olduğuna da inanan kişiye denir.” Ben de giriştiğim işleri olabildiğinde özenli ve dikkatli yapmaya çalıştığıma inanıyorum. Bunu hayatınızın her alanında yaptığınızda zaten başarılı oluyorsunuz.

Biraz Türkiye’de yaptığın stajlar üzerine konuşmak istiyoruz. Anadolu Ajansı ve ASELSAN’daki stajların nasıl geçti? Endüstri tecrübesi sana neler kattı?

Stajlar konusunda şanslıydım diyebilirim. Stajlarda üzerine çalıştığım projelerin neredeyse tamamı ar-ge çalışmalarıydı. Türkiye’de Anadolu Ajansı’nda (AA), ASELSAN’da ve bir de Ulusal Manyetik Rezonans Araştırma Merkezi’nde (UMRAM) staj yaptım. AA stajında şirketin ar-ge birimindeydim. 7–8 kişilik ufak bir ekipti. Benim projem görsel medyadaki telif hakları ihlalleri üzerineydi. Kısaca özetlemek gerekirse, AA’nın çektiği bir fotoğrafın dolaylı olarak (örneğin basılı medyadan tarama yoluyla) kopyalanıp internette telif hakkı ihlal edilerek kullanıldığı durumları tespit etmeye çalışıyorduk. Bunun için de öncelikle verilen iki fotoğrafın gerçekte ayni fotoğraf olup olmadığını anlamak, büyük bir veritabanı üzerinde arama yapabilmek gerekiyor. Ben bunun için görüntü işleme algoritmaları üzerine çalıştım.

ASELSAN stajımda iki farklı projem vardı. Biri bazı askeri elektronik cihazlar arasında kullanılan bir iletişim protokolü için encoder-decoder yazmıştım. Yani bir cihazın diğerine gönderdiği mesajı bitler seviyesinde okuduktan sonra ilgili protokole göre anlamlandırıyorduk. Aynı şekilde verilen bilgileri de protokole uygun bir formata, yani geri bitler seviyesine, çevirebiliyorduk. Diğer projem ise “Composite Launch Acceptability Region (CLAR) Problem” adı verilen bir problemle ilgiliydi. Bu problemde bir savaş uçağı aynı anda birden fazla füze atarak birden fazla hedefi vurmak istiyor. Her hedef için uçağın bulunması gereken bir alan var. Bu alan algoritmik olarak bir sekizgen ile ifade edilmiş. Birden fazla hedef aynı anda vurulmak istendiğinden bu sekizgenlerin kesişiminde kalan en büyük sekizgeni bulmamız gerekiyordu. Bununla ilgili algoritmalar geliştirmiştim.

Bu iki staj sayesinde aslında hem küçük hem de büyük bir şirkette çalışma fırsatı buldum. Anadolu Ajansı da tabi ki büyük bir şirket ama dediğim gibi ar-ge birimi oldukça küçüktü ve şirketin merkeziyle aynı yerde değildi. Üzerine çalıştığım projelerin hepsi de eğlenceliydi, özellikle CLAR problemi hâlâ arada aklıma geliyor ve üzerine düşünüyorum. Tabi projelerin dışında bu stajlar sayesinde düzenli giriş-çıkış saatleri olan, öğle arası verilen iş yerlerinde çalışmış oldum. Bu akademiden oldukça farklı. Endüstriyi sevmedim diyemem: Birlikte çalıştığınız insanlara da bağlı olarak çok iyi bir seçenek olabilir ama hem yeni bir şeyler yapma ve öğrenme isteğim hem de akademideki çalışma ortamını daha çok sevmemden ötürü, en azından bir süre daha, akademide kalmaya karar verdim.

Şu anda Stanford’da PhD öğrencisi ve bir araştırmacısın, seni araştırmaya ne itti? Araştırma yapmaya nasıl başladın?

Araştırma serüvenim oldukça renkli aslında. Kısa sayılabilecek bir süre içinde pek çok farklı alanda çalıştım. Hikaye sanırım 2015 yılında Singapur’da, NUS’te (National University of Singapore) değişim öğrencisiyken bir image processing (görüntü işleme) dersi almamla başladı. İş yükü ve ders materyalleri açısından Bilkent’teki derslerimize kıyasla oldukça hafif bir dersti, yani çok emek gerektirmiyordu ama dersteki konular o kadar hoşuma gitmişti ki internetten okuyarak dersin bir adım ötesine gidiyordum ve bundan gerçekten keyif alıyordum. Türkiye’ye döndüğümde bu alanda çalışmanın güzel olabileceğini düşündüm. O zamanlar Bilkent’te doktora öğrencisi olan İsmail Uyanık ile tanışıyorduk. Ona bu alanda çalışmak istediğimi, hangi hocalarla konuşmamı önereceğini sordum. İsmail abi, Prof. Ömer Morgül ile kontrol alanında çalışıyordu ama lablarında image processing ile alakalı bir proje olduğundan bahsetti. Ben de kontrol labında bu proje üzerine çalışmaya başladım.

Projede, hareket halindeki bir robotu tek bir kamera kullanarak image processing teknikleri ile takip edip robotun gerçeğe yakın pozisyon ve hız değerlerini hesaplamaya çalışıyorduk. Bir süre bu projede çalıştıktan sonra spesifik olarak image processing veya signal processing (sinyal işleme) üzerine çalışan bir gruba gitmemin iyi olacağını düşündüm. Yaptıklarımı devrettim ve Bilkent’teki birkaç hocamızla konuştum. Yanlış hatırlamıyorsam 2016 yılının Nisan ayında Prof. Tolga Çukur’un UMRAM’daki grubunda (Imaging and Computational Neuroscience Laboratory, ICON) çalışmaya başladım ve o günden beri, alan çok değişse de, hep en az bir araştırma projesi üzerine çalışmaktayım.

EPFL’deki yaz araştırma stajından biraz bahsedebilir misin? Başvuru/kabul süreci, orada nelerle uğraştın, bu araştırma stajının sana katkıları neler oldu? Yurt dışındaki araştırma stajlarını insanlara önerir misin? Türkiyedekilerden ne gibi farkları var?

EPFL’in [email protected] isimli bir yaz staj programı var. Ben Tolga hocayla çalışmaya başlamadan önce ona başvurmuştum. Yanılmıyorsam Ocak ayında başvuruluyordu her sene. Başvururken de yine image processing veya signal processing üzerine çalışmak istediğimi belirtmiştim. Başvuru sırasında CV, transkript gibi şeylerin yanında bir niyet mektubu yazmam gerekmişti. Bu mektupta EPFL’de neden staj yapmak istediğimi, neden güçlü bir aday olduğumu, EPFL’e veya bu programa neler katabileceğimi vs. yazmıştım. O zamanlar bu programda referans mektubu istenmiyordu, hâlâ öyle mi bilmiyorum. Ayrıca mülakat da yapılmıyordu, artık bu program dahilindeki bazı labların stajyer alırken mülakat yaptıklarını duydum.

Bu programa birkaç arkadaşım daha başvurmuştu. Sonuçlar şu tarihe kadar açıklanacak dedikleri bir tarih vardı. O tarihe kadar tüm arkadaşlarıma kabul veya ret gelmişti ama bana hiçbir cevap gelmemişti. Ben yeni staj başvurularımı hazırlarken gecikmeli olarak beni information theory ve telekomünikasyon üzerine çalışan bir hoca, Prof. Rüdiger Urbanke, labına kabul etti. Benim istediğim alanlar olmamasına rağmen EPFL’de staj yapmanın akademik olarak faydalı olacağını düşündüm. Ayrıca henüz 3. sınıftaydım, yani bu alanları yeterince tanımıyordum. Tanıdığımda belki severim diyerek kabul ettim ve yazın 3 aya yakın bir süre Lozan’da EPFL’de araştırma stajı yaptım.

Üzerine çalıştığım proje teorik olduğundan ve information theory epey matematiksel olduğundan sözel olarak anlatmak zor ama özetlemek gerekirse, AWGN altında nasıl çalıştığı bilinen bir kodlama sisteminin binary kanallardaki performansını inceledik ve spatial coupling adı verilen özel bir teknikle birlikte kullanıldığında, asimptotik olarak, kapasiteye ulaşabildiğini gösterdik.

Eğer imkanlarınız el veriyorsa yurt dışında araştırma stajı yapmayı kesinlikle öneririm. Ben staj yaparken maaşlı çalışıyordum, yani finansal olarak bir sıkıntım yoktu. Yurt dışında masraflarını kendileri karşılayarak staj yapan arkadaşlarım da oldu. Eğer maddi olarak sizi zorlamayacaksa bence bu da güzel bir seçenek. Böyle düşünmemin birden fazla sebebi var: Öncelikle yurt dışında yaşamayı tecrübe ediyorsunuz ve belki çevredeki diğer şehir ve ülkeleri gezme şansı buluyorsunuz. Örneğin ben üniversite sınavı sayesinde kazandığım Interrail biletimi staj sırasında kullanmış, akşamları ve hafta sonları bol bol gezmiştim. Bunun dışında akademik olarak da farklı bir çalışma ortamı görüyorsunuz ve diğer ülkelerden sizinle benzer seviyede olan öğrencilerle tanışıyorsunuz. Pragmatik bakacak olursak da araştırma tecrübesi kazanıyorsunuz ve tabi stajınızın iyi geçtiğini varsayarsak, labında çalıştığınız hocadan referans alma şansınız oluyor. Eğer bu hoca alanında tanınan biriyse bu da akademik başvurularda sizi çok öne çıkarıyor. Örneğin ben PhD programlarına başvurduğumda birkaç hoca bana “Rüdiger’den referansın varmış, senle mülakat yapalım” diye mail atmışlardı. Ayrıca stajınız verimli geçtiyse ve projeniz de buna uygunsa staj sonunda bir akademik makale çıkarma şansınız da oluyor. Benim stajım bittiğimde bir taslak yazmıştık. Daha sonra Bilkent’e döndüğümde üzerine çalışmaya devam edip bitirdim ve information theory alanında ünlü bir konferansta yayınlandı.

Bu avantajların dışında yurt dışı araştırma stajlarının Türkiyedeki araştırma stajlarından çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Tabi finansal konular yurt dışı stajları lehine de aleyhine de olabilir. Ama akademik olarak baktığımızda bence konsept aşağı yukarı aynı.

Tolga hocayla beraber UMRAM’da araştırmalar yaptığını söyledin. Biraz bunlardan bahseder misin? Undergrad öğrencisi olarak araştırma yapmak nasıl oluyor? Ne gibi zorlukları oldu, sana nasıl faydası oldu bu araştırmaların?

Tolga hoca ile çalışmaya başladığımda ilk birkaç hafta sadece var olan akademik yayınları okumakla geçti. Çünkü zaten başlamış büyükçe bir projeye dahil oluyordum ve bu projedeki yeni bir yön üzerine çalışacaktım. Yaptığımız çalışma compressed sensing olarak bilinen bir konseptin manyetik rezonans (MR) görüntülemeye uygulanması ile ilgiliydi. Kısaca özetlemek gerekirse: MR çektirenler bilirler, bu hayli zaman alan bir süreçtir. Hasta devasa bir makinedeki küçük bir bölmeye sokulur ve orada belki yarım saat hareket etmeden yatması gerekir. Görüntülenmek istenen dokuya vs. bağlı olarak bu süre daha kısa veya daha uzun olabilir ama sonuçta fotoğraf çekinmek gibi hızlı bir işlem değildir veya ultrason gibi gerçek zamanlı sonuç vermez. Bebeklerin ve hayvanların da MR’ını çekmek gerekebildiğinden ve onlara hareketsiz durmaları tembihlenemediğinden başka sorunlar da doğuyor tabi, örneğin onların önce bayıltılması gerekiyor. Dolayısıyla MR görüntülemeyi hızlandırmak oldukça önemli bir iş. Compressed sensing’de de fikir olabildiğinde az görüntü örneği alarak olabildiğince yüksek kalite çıktı üretmek. Arkasında epey matematiği olan bir konsept. MR cihazlarının görüntüyü birden fazla seferde, birden fazla bobin kullanarak alması problemi daha da ilginçleştiriyor ve bu yönde yeni kapılar açıyor. Ben UMRAM’da bunla ilgili projelerde çalıştım.

Tabi bir projeyi bitirip makalesini yazdıktan sonra diğer projeye başlayana kadar epey bir keşif süreci oluyor. Sonuçta önceden belli bir projeler listesi yok. Bu süreçte başka neler geliştirilebilir, neler kullanılabilir araştırıyorsunuz. Oldukça öğretici bir süreç oluyor. Örneğin ben böyle bir dönemde hem bol bol machine learning (makine öğrenmesi) deneyimleme şansı bulmuş hem de yeni sinyal işleme teknik ve konseptleri öğrenmiştim.
Undergrad olarak bir araştırma grubuna dahil olmak ve bir projede çalışmak bence oldukça yararlı. Hem derslerde öğrendiğiniz şeyleri kullanma şansınız oluyor hem de gerektiğinde, ki mutlaka gerekiyor, derslerin bir adım ötesine gidiyorsunuz. Tolga hocayla çalışmaya başladığım zamanla Bilkent’ten ayrıldığım zaman arasındaki 1.5 yılda kendimi epey geliştirdiğime inanıyorum. Örneğin Tolga hocayla ilk konuştuğumda aklımdaki tek fikir “neuroscience değil sinyal işleme tarafında çalışmak istiyorum” idi. Hoca da undergrad öğrencilere alışmış olacak ki beni gerekli şekilde yönlendirdi, aklındaki fikirlerden bahsetti. Haftalık toplantılar yapıyorduk. Toplantıların arasında ben proje üzerine çalışıyor ve toplantılar sırasında düşüncelerimi hocaya söylüyordum. O da hem verimli olacak yönde ilerlememi sağlıyor hem de nasıl yapacağımı bilmediğim konularda ilgili konseptlerin neler olduğunu söyleyerek beni onları okumaya yönlendiriyordu. Aradaki EPFL stajım ve UMRAM’daki ilk projem bittikten sonra da 2017 yılında ASELSAN’da önce aday mühendis sonra da tam zamanlı mühendis olarak çalışmaya başladım. ASELSAN’daki işlerim de UMRAM ile ortak bir projeydi, yani artık aynı proje üzerinde hem hâlâ Tolga hocayla hem de ASELSAN’daki müdürüm Dr. Aykut Koç ile çalışıyorduk. Bu süreçte, ilk başladığım zamanların aksine, yapabileceğimiz projelerle ilgili olarak kendi fikirlerimi sunar hâle gelmeye başlamıştım. Bu da hem motive edici oluyordu hem de bu çalışmaların gerçekten yararlı olduğunu gösteriyordu.

Tabi bunların dışında akademik bir çevrede çalışma tecrübesi kazanmama da yardımcı oldu UMRAM’da geçirdiğim zaman. Labda bir masam ve bilgisayarım vardı, yani lisansüstü öğrencilerle birlikte çalışıyordum. Hem ofiste hem deneyler sırasında (onlarca kez birbirimizin MR’ını çekmişizdir) hem de grup toplantılarında güzel ve eğlenceli bir akademik ortam görmüş oldum. Akademik yayınları nasıl okuyacağım, çalışmalarımı nasıl sunacağımla ilgili tecrübeler edindim ve araştırma günlüğü tutma alışkanlığı kazandım.

İsviçre’den döndün, UMRAM’da araştırmalar devam ediyor, okul bitmesine de pek bir şey kalmamış. Üniversiteden sonrası için aklında neler vardı? PhD başvuru sürecini detaylıca anlatabilir misin? Hangi sınavlara girdin, referansların toplanması, CV, hangi okullara başvurdun, maliyet, burs durumları, kabul edilmeni sağlayan şeyler nelerdi, stajlar, araştırmalar ne kadar etkili?

PhD yapmak konusunda oldukça kararlıydım. Alanıma tam olarak karar verememiştim. Hem image processing’i hem de information theory’yi sevmiştim. Ayrıca machine learning de cazip gelmeye başlamıştı. Bu yüzden de başvurularımda bunların hepsinden bahsettim. Tabi kontrol labındaki ve UMRAM’daki çalışmalarım ve computer vision ile alakalı bitirme projemiz de eklenince başvurularım biraz “ne iş olsa yaparım” formatına gelmiş oldu. Yapmanızı pek tavsiye ettiğim bir şey değil bu.

Daha detaylıca anlatmak gerekirse: Öncelikle okulları Avrupadakiler ve ABD’dekiler olarak ikiye ayırmak gerekir. Kanada’daki okullarla ilgili pek bilgim yok ama tahminimce ABD’deki okullarla benzer süreçleri vardır. ABD’ye olan başvurular daha erken yapılıyor. Tipik olarak Aralık ayı ortasında başvuruların son tarihi olur. Bu tarih Avrupadaki çoğu okul için daha geç. Her okulu ayrı ayrı kontrol etmek lazım tabi ki.

ABD’deki okullar için GRE ve TOEFL sınavlarına giriyorsunuz. Avrupa’da genelde TOEFL yetiyor. GRE, 3 bölümden oluşan bir sınav: Sayısal, sözel ve analitik yazma. İlk 2 kısımdan 130 ile 170 arasında notlar alıyorsunuz. Yani tüm soruları yanlış yaparsanız 130 aldığınız ilginç bir sistem var. Rahatlıkla söyleyebilirim ki sayısal kısım üniversitede sayısal bir bölümde okumuş öğrenciler için oldukça kolay. Ama sayısal kısmın aksine, sözel kısım bir hayli zor. İnternette “GRE Verbal Words” diye bir arama yaparsanız binlerce kelimelik listeler çıkacaktır. Bunlar akademik kelimeler ve GRE’de sık sık çıkıyorlar. GRE’nin sözelinde başarılı olmak isteyen bir öğrenci sınavdan aylar önce bunlara bakmaya başlamalı. Ben maalesef sınavın böyle olduğunu bilmiyordum ve çalışma şansım olmadı. Sayısal kısımdan 170, sözel kısımdan 155 almıştım, ki 150 alsam yeter diye düşünüyordum. Sözel kısmın biz mühendisler için zorluğu biliniyor olacak ki 155 almış olmam Stanford’a kabul almama engel olmadı. Sınavdaki analitik yazma kısmında ise hem bir fikri savunduğunuz bir essay yazmanız hem de yazılan bir essay hakkında eleştiri yazısı yazmanız bekleniyor. Sınav aslında bu açıdan da oldukça akademik. Çünkü ilki akademik bir makale yazmaya, ikincisi ise bir makale review etmeye karşılık geliyor. 6 üzerinden değerlendirilen bu bölümden ben 4 almıştım. Sınava girmeden önce kendime alt sınır olarak 3.5 gibi bir hedef belirlemiştim. Ama dediğim gibi sınavın formatını araştırmak haricinde GRE ile ilgili özel bir çalışmam olmadı, olamadı. TOEFL ile ilgili internetten çok fazla kaynak bulabilirsiniz. TOEFL, GRE’nin aksine akademik yetkinliğinizi değil İngilizce seviyenizi ölçmeyi hedefleyen bir sınav. Okuma, yazma, konuşma ve dinleme sınavlarına giriyorsunuz. Format olarak üniversitelerdeki hazırlık bitirme sınavlarına veya IELTS vb. diğer sınavlara oldukça benziyor. TOEFL’ı düzenleyen kurumun kendi web sitesinden bulduğum bir örnek sınavı çözmüş ve sınava öyle girmiştim. Skorlarımı detaylı hatırlamıyorum ama toplamda 120 üzerinden 107 almıştım.

Sınavlar konusunda oldukça uzun konuşmuş olsam da şuna eminim ki doktora başvurularında en önemli şey kesinlikle TOEFL veya GRE değil. Bu sınavlardan yüksek not aldığı için kimse kabul almıyor ama, bu sınavlardan kötü notlar aldığı için elenenler oluyor çünkü genel olarak oldukça rekabetçi bir süreç, ve kabul komitesinin bulduğu bir noksan elenmenize sebep olabiliyor. Peki asıl önemli olan şeyler, kabul almamızı sağlayacak şeyler neler? Hangisi daha önemli emin değilim ama ilk iki şey bence not ortalamanız ve referanslarınız. Hangisinin daha önemli olduğu hem sorduğunuz kişiye göre hem de başvuran adaya göre değişecektir. Örneğin dünyaca ünlü bir üniversiteden birincilikle mezun olmak sizi çok iyi yerlere getirebilir. Öte yandan, görece olarak bir tık daha düşük bir üniversiteden belki bir tık daha düşük bir ortalamayla mezun olacak olan biri dünyaca tanınan kişilerle çalışmalar yaptıysa, o kişilerden alacağı güçlü referanslar başvurularda öne çıkmasını sağlayabilir. Yani PhD başvuruları oldukça rekabetçi, ama aslında temelde yapılması gereken iki şey var lisans hayatınızda: Birincisi ortalamanızı olabildiğince yüksek tutmak, ikincisi de iyi hocalarla değerli (etkisi büyük olabilecek) projeler üzerinde çalışmalar yapmak; çünkü birlikte çalıştığınız bir hocanın yazacağı referans, sırf dersten A aldınız diye yazılacak olan bir referanstan çok daha güçlü olacaktır. Güçlü referanstan kastım da sadece sizin daha çok övülmeniz değil, aynı zamanda referans mektubunun sizi daha detaylı tanıtması. Kabul süreçlerinde genelde böyle referanslar öne çıkıyor. Benim not ortalamam 4.0 idi. Referanslarımın ikisi akademik olarak birlikte çalıştığım Tolga Çukur ve Rüdiger Urbanke’dendi. Normalde tipik olarak en az 3 referans isteniyor. Ben bazı okullara 3 bazılarına 4 göndermiştim. Diğer iki referansım da hem derslerinden yüksek not aldığım hem dersler dahilinde projelerde çalıştığım hem de, IEEE dahili ve harici, bölümde organizasyonlarda birlikte görev aldığım Prof. Emine Ülkü Sarıtaş ve Prof. Orhan Arıkan’dı.

CV konusunda pek tavsiye verebileceğimi sanmıyorum. Şu an güzel bir CV’im olduğuna inansam da (aşağıda web sitemin linki var, orada bulabilirsiniz), başvuru döneminde Word’de hazırlanmış bir CV’im vardı. Görsel olarak güzelleştirmeye çalışmıştım, ama şimdi baktığımda LaTeX ile hazırlanan CV’lerin çok daha güzel olduğunu görüyorum, ben de bu yüzden LaTeX’e geçtim. İnternetten LaTeX akademik CV taslaklarına bakmanızı öneririm. Önemli bir husus olarak: Türkiye’de CV’lere fotoğraf koyma alışkanlığı olsa da bunu yurt dışı başvurularınızda yapmayın. Özellikle ABD’de, kişinin fotoğraf koyması, fiziksel özelliklerini veya ırkını bir avantaj olarak kullanmaya çalışması olarak yorumlanıyor. Bu da haliyle en azından bir antipati oluşturuyor.

Ben kaç okula başvurmam gerektiği konusunda birkaç hocayla konuşmuştum. Tipik olarak 6–10 demişlerdi. Ben 9 ABD ve 1 Avrupa olmak üzere 10 okula başvurdum: CalTech, EPFL, GeorgiaTech, MIT, Northwestern, Princeton, Stanford, UC Berkeley, UC Los Angeles, UIUC. Okulların başvuru ücreti bulunduğu yere göre değişiyor. Avrupa okullarının başvuru ücreti genelde daha ucuz, hatta yanlış hatırlamıyorsam EPFL’in başvurusu ücretsizdi. ABD’deki okullarda da okulun bulunduğu eyalet, özel üniversite olup olmaması vs. etkili. Genel olarak okul başı 70–125 dolar arası bir ücret var.

Burslar konusuna gelince: Burssuz, yani cebinizden ödeyerek, doktora yapmak diye bir şey yok (ve ben asla olmaması gerektiğini düşünüyorum, çünkü PhD satılabilecek bir ünvan haline gelmemeli). Master programlarına başvuruyorsanız burssuz olabilirsiniz ama benim gibi bütünleşik doktora (MS + PhD) veya doktora (PhD) programlarına başvuruyorsanız aslında bursa başvurmuş oluyorsunuz. Yaptıkları teklif okuldan okula ve hatta bölümden bölüme çok değişiyor. Yani kimi okul doktora boyunca maliyetinizi (okul ücreti + maaş) karşılarken kimi okulda yalnızca ilk yılınızı bölüm karşılıyor ve sonrası için bir hoca bulmanız bekleniyor. Yani ikinci seneden itibaren paranız bölümden değil hocanızın araştırma bütçesinden karşılanıyor, ve tabi doktora sırasında da burslara başvurmak mümkün. Yine bazı okullar asistanlık garantisi veriyor. Yani çalışmak istediğiniz hocanın bütçesi yoksa ve harici bir burs bulamazsanız bile bir derse asistanlık yaparak aynı maliyeti karşılayabiliyorsunuz.

Siz başvurularınızı yaptıktan sonra birkaç ay içinde kabuller, retler ve mülakat istekleri gelmeye başlıyor. Ben ilk olarak EPFL’den kabul almıştım, mülakat yapmamışlardı. [email protected] programında staj yapmış olduğum için olabilir. Daha sonra Stanford’dan 3 ve Princeton’dan 1 hocayla mülakat yaptım ve Princeton’dan kabul geldi. GeorgiaTech mülakat yapmadan reddetti. Sonrasında UIUC’den 2 hocayla mülakat yaptım. İkinci hocayla mülakatım sırasında, yani henüz mülakat devam ederken, Stanford’dan kabul maili geldi. İki okul arasında Stanford’ı seçeceğimi bildiğimden mülakatı kibarca bitirdim. Sonrasında (birkaç “herkese benden çay” kutlamasının ardından) Berkeley ve MIT haricindeki diğer tüm okullara mail atarak gelmeyeceğimi söyledim, çünkü başkasının yerini geçici bir süreyle dahi olsa tutmak istemiyordum. Berkeley veya MIT’den kabul alsam onlara gitmeyi düşünebilirdim ama düşünmeme gerek kalmadı çünkü reddettiler 🙂 Ben de Stanford’ın teklifini kabul ettim ve buraya geldim.

Stanford’da hayat nasıl? Neler yapıyorsun? Araştırmaların neler? Sosyal hayat nasıl? Türkiyedeki akademik hayat ile karşılaştırırsan nasıl? İlk yılın biraz sıkıntılı geçtiğini ancak bu yıl düzenini oturttuğunu duyduk bundan biraz bahsedebilir misin?

Eğer buraya daha önce gelmiş biriyle konuşursanız burayla ilgili bahsedeceği ilk üç şeyden biri iklimdir. Silikon vadisinin çok temiz bir havası var ve sıcaklık gerçekten yaşamak için ideal. Kışın gündüzleri 10 santigrat derecenin altına inmiyor, yazın da 30’un üzerine çıkmıyor. Gece-gündüz sıcaklık farkı da hep 10 derece. Yani hava o kadar stabil ki hava durumu tahminleri neredeyse hiç şaşmıyor.

Sanırım burayla ilgili bahsedilecek bir diğer şey de teknoloji şirketleri olmalı. Google, Facebook, Apple, Tesla vs. aklınıza gelebilecek teknoloji devlerinin çoğu Silikon Vadisi’nde veya daha doğru bir terimle Bay Area dediğimiz bu bölgede. Dolayısıyla hem yoğun bir girişimcilik ruhu var hem de endüstri-üniversite iş birlikleri oldukça fazla. Ben henüz ikinci senemde olmama rağmen şu ana dek NASA ile bir proje yaptım ve Toyota Research Institute ile bir projeye devam etmekteyim. Tesla, Lyft, OpenAI vb. şirketlerle toplantılara katılma fırsatım oldu. Hatta komik bir anı olarak: Geçen yıl bir cuma akşamı grubumuzun haftalık toplantısında sunum yapıyordum. Sunum yaptığım salon ve koridor arasında sadece cam bir duvar vardı ve bir anda koridordan Google’ın CEO’su Sundar Pichai geçti. Stanford’da hoca olan Prof. Fei-Fei Li ile görüşmeye gelmiş meğer. Bir başka gün de Bill Gates’i görecektim ama lojistik sıkıntılardan dolayı maalesef kısmet olmadı 🙂

ABD’nin batı yakasındaki hayattan da kısaca bahsedeyim. Buralar doğu yakasına göre çok daha seyrek yerleşimli. Dolayısıyla hem toplu taşıma olanakları daha (da) az hem de her şey aslında çok uzak. Ben ulaşım aracı olarak bisiklet kullanıyorum. Yaşamaya yetiyor tabi ama menzilim biraz küçük. Dediğim gibi her şey uzak olduğundan gezmeye pek yetmiyor. Gezmek için genelde Uber/Lyft gibi servisleri kullanıyorum. Tabi araba (ve benzin) fiyatları Türkiye’ye göre çok daha uygun ama şahsen tek yaşadığım ve bisiklet menzili dışına nadiren çıktığım için ben araba almadım.

Bunların dışında “yurt dışında insanlar saygılı” diye başlayan söylemler genel olarak doğru. Tabi bulunduğum coğrafyanın ve üniversite içinde yaşıyor olmamın da etkileri vardır ama insanlar genel olarak oldukça kibarlar. ABD’nin pek çok yerinde olduğu gibi burada da oldukça fazla sayıda evsiz insan var. Spesifik olarak Stanford’da ve Palo Alto’da pek yok ama şehre, yani örneğin San Francisco’ya giderseniz çokça görüyorsunuz. Çoğu zararsız kişiler olsa da bazıları güvensiz hissetmenize neden olabiliyor. Stanford içindeyse hiç yok ve çevresindekiler de genelde oldukça kibar insanlar. Hatta tesadüfen konuştuğum birinin daha önceden sistem yöneticisi olarak çalıştığını, BASH programlama vs. bildiğini öğrenip üzülmüştüm. Yani burada evsizler bile kod yazıyor 🙂

Bunlar dışında Stanford’da Türk öğrenci birliğimiz var. Bilkent’te dahil olduğum öğrenci toplulukları kadar aktif olmasak da dönemde 1–2 etkinlik düzenleyerek Türk topluluğunu kaynaştırıyoruz. Etkinliklerimizin çoğu yemek odaklı oluyor çünkü Türk yemeklerinden ayrı düşmüş bir topluluğa baklava, Adana kebap vb. yöresel yemekler yeme fırsatı sunuyoruz 🙂 Ve tabi “free-food” grad öğrenciliğin önemli bir parçası sanırım.

Doktoraya başlayacak olan pek çok kişiden “verdikleri para yetiyor mu?” sorusunu alıyorum. Kısa cevap: Evet, yetiyor. Hatta artıyor bile. Benim minimalist bir yaşam stilim olduğundan fazla bile artıyor. Fazla lüks peşinde koşmadığınız sürece maddi sorun yaşayacağınızı düşünmüyorum ki aslında doktora programı mali olarak pek çok avantajı da beraberinde getiriyor. Öncelikle dediğim gibi sürekli bir “free-food” durumu var. Gittiğiniz her etkinlikte mutlaka yemek oluyor. Etkinliğe gitmeseniz bile etkinlikte bitmeyen yemekler yine bir şekilde önünüze geliyor (ya da ben bu konuda şanslıyım, yemekler doğru adresi buluyor) ve de siz bir şeylere başvurdukça; konferanslarda, çalıştaylarda (workshop) makale yayınladıkça seyahatleriniz araştırma bütçelerinden karşılanıyor. Böylece aslında ucuza gezmiş de oluyorsunuz. Tabi zamanınızı iyi ayarlayamazsanız otel odalarında ödev yapmak zorunda da kalabiliyorsunuz ama doktora sürecinde zamanı iyi yönetmeyi de öğreniyoruz bence.

Ben burada Intelligent and Interactive Autonomous Systems Group (ILIAD) altında Prof. Dorsa Sadigh ile çalışıyorum. Yani kontrol labında başlayan araştırma serüvenim MRI, information theory ve computer vision gibi yollardan geçtikten sonra yeniden kontrol uygulamaları yapan bir noktaya ulaştı. Ama kontrol teorisinden çok yapay zeka ve robotik üzerine çalışıyoruz. Otonom arabalar ve insan-robot etkileşimi üzerine projelerimiz var. Ben spesifik olarak active learning (aktif öğrenme), safe learning (güvenli öğrenme) ve traffic networks (trafik ağları) üzerine çalışıyorum. Active learning’de amaç machine learning algoritmalarının daha az bilgiyle yüksek performans göstermesi. Bu robotikte oldukça önemli çünkü robotları kullanarak veri üretmek hem zaman hem de maliyet olarak oldukça pahalı. Dolayısıyla robotlarımız minimum eforla öğrensin istiyoruz. Safe learning’de de amacımız robot öğrenirken veya öğrendikten sonra her zaman belirli bir performans eşiğinin üzerinde kalsın, böylece güvenli olmayan durumlar (robotun kontrolsüz şekilde sağa sola yumruk atması gibi çevre için tehlikeli veya çok dik bir zemine çıkmaya çalışarak devrilmesi gibi robot için tehlikeli durumlar) oluşmasın. Son olarak trafik üzerine çalışmalarımızda da otonom arabalar trafiğin durumunun iyileşmesi için (trafik tıkanıklıklarının önlenmesi gibi) nasıl kullanılabilir, insanlar araba sürerken neye göre yollarını seçiyorlar, olası kaza durumlarında davranışları nasıl değişiyor ve bu aracın kontrolüne nasıl yansıyor, hatalı davranışlar otonom bir şekilde nasıl düzeltilebilir gibi sorular üzerine çalışıyoruz.

Buradaki akademik ortamı Türkiye’deki ile kıyaslamak bence gerçekten önemli. Özellikle Türkiye’nin ilerlemesi için. Öncelikle dediğim gibi endüstri-üniversite işbirliği burada çok fazla. Bu kesinlikle önemli bir fark. Ayrıca burada farklı araştırma grupları arasında ve öğrenciler arasında araştırma anlamında işbirliği çok daha yoğun yaşanıyor. Bunun sebebi de biraz insanların işlerini daha çok sevmesiyle ilgili bence. Yani insanlar yaptıkları işleri sevdikleri için iş saatleri dışında da araştırmaları üzerine konuşmaktan, tartışmaktan, okumaktan zevk alıyorlar. Zaten “iş saatleri” diye bir tanım da yok aslında. İnsanlar yeni tanıştıkları kişilerle bile çalışmalarından konuştuğu için haliyle çok fazla ortak ilgi alanı bulunabiliyor ve çok fazla işbirliği doğabiliyor. Tabi böyle konuşmaların dışında okul ve hocalar da disiplinler-arası araştırmaya oldukça önem veriyor ve teşvik ediyor. Örneğin ben son zamanlarda epey ekonomi ve psikoloji makalesi okumaktayım. Zaten elektrik mühendisliği öğrencisi olmama rağmen çoğunlukla bilgisayar mühendisleriyle çalışmam da bir diğer örnek. Bunun çok daha ekstrem örnekleri mevcut.

Ayrıca, buradaki akademik ortam Türkiyedekine kıyasla çok daha fazla rekabete dayalı. Bunun örneklerinden biri de işte sizin de bahsettiğiniz ilk sene yaşadıklarım. Stanford’da (ve diğer pek çok üniversitede) ilk sene rotasyon denen bir program var. Bu programda ilk sene boyunca her dönem bir hocayla çalışıyorsunuz ve deniyor ki sene sonunda hangisiyle çalışmanın uygun olacağını düşünürseniz onla devam edeceksiniz. Ama pratikte işler pek öyle değil. Hocanın da aynı şeyi sizin için düşünmesi gerekiyor. Sanırım Stanford’ın EE bölümü, EE hocalarının istediğinden daha fazla sayıda öğrenci alıyor. Bu da hem fazla rekabete hem de pek çok EE öğrencisinin psikoloji, tıp, bilgisayar mühendisliği (benim durumumdaki gibi) gibi farklı alanlara yönelmesine neden oluyor. Kendi durumumu anlatayım. Öncelikle burada yaz dönemi hariç 2 değil 3 dönem var. Ben ilk geldiğimde information theory üzerine çalışmak istedim. Bu alanda bir hocayla bir dönem çalıştım. Daha sonra rotasyon dahilinde yine information theory üzerine çalışan başka bir hocayla 2 proje yaptım. İkinci hocayla yaptığımız çalışmaları epey sevmiştim ama projelerimiz tam bitmemişti. Hoca da o yüzden benim performansımı tam değerlendiremediğini söyledi ve başka bir hocayla rotasyon yapmamı tavsiye etti. Ben rotasyon yapmak yerine ilk dönem çalıştığım hocanın grubuna dönmeyi düşündüm. Ama o hoca da ben başka bir hocayla rotasyon yaptığım için o grupta çalışmak istemediğimi düşünmüş ve başka bir öğrenciyle anlaşmış. Yeterli araştırma bütçesinin kalmadığını söyledi. Diğer information theory hocalarıyla konuştuğumda da benzer şekilde bütçe sorunları olduğunu veya ilk 2 dönem çalıştıkları bazı öğrencilerle çoktan anlaştıklarını ve daha fazla öğrenci almak istemediklerini öğrendim. Uzun ve stresli bir arayışın ardından alan değiştirdim ve hem elektrik mühendisliğinde hem de bilgisayar mühendisliğinde hoca olan şu anki danışman hocamla bir dönem çalıştım. Bu dönemin sonunda da gruba -hocanın ilk doktora öğrencisi olarak- girdim. Sonrasında sizin de dediğiniz gibi düzenimi oturttum.

Senin yolundan gitmek isteyen, arkadaşlara son olarak tavsiyelerin nelerdir?

Oldukça uzun konuştum, söylemek istediğim her şeyi söyledim sanırım 🙂 Genel konuşmak gerekirse: Bir şeyleri başarmak için sihirli formüller aramasınlar, çok çalışsınlar, en garanti yol o. Yani bu röportajdan çıkan sonuç “şöyle yapsam yetiyormuş demek ki” gibi bir şey olmamalı örneğin. Aksine “şöyle de yapabiliyormuşum”, “şöyle fırsatlar da varmış” gibi sonuçlar çıkmasını umuyorum.

Çok teşekkür ederiz, son olarak eklemek istediklerini alalım.

Ben teşekkür ederim. Derneği ve yapılan etkinleri beğenerk takip ediyorum. Kolay gelsin!

http://stanford.edu/~ebiyik/

tr_TR